Mayıs 27, 2011

Alegra Volume 2 Part II (Promo)

Antalya'dayım 2 geceliğine. Alegra ile 3 yıl sonra kurduğum e-mail bağlantısı sayesinde maceranın bundan sonrasını onun kaleminden okuma şansına kavuşacağız yakında. İkna etmek zor oldu ama değecek sanırım. Bir de sanırım ileride anlatacak bir hikaye daha çıkacak bu gece, şans dileyin ;)

Mayıs 20, 2011

You can't always get what you want


Hayat garip, çoğunlukla acımasız hatta. Yaşanmışlıklar, yaşayamadıkların, yediğin/attığın kazıklar yontuyor zamanla; daha katı, daha acımasız, daha bencil olmayı, sikile sikile sikmeyi öğreniyorsun. Hayallerini kırmaya başlıyorsun, anlıyorsun ki hayat her istediğini vermez sana. Önüne konulanı yemeye alışıyor, ama konulanı paylaşmayı da unutuyorsun zamanla. En iyi niyetlisinden yardım taleplerini, uzatılan eli geri çevirmeyi alışkanlık haline getiriyorsun. Kalınlaştıkça zırhın daha ulaşılmaz ve umursamaz görünüyorsun çevrene yüzündeki sahte gülümsemeyle. Yalnızlığınla arkadaş oluyor;  asılmadan, usulca tutunarak yaşıyorsun hayatı. Dostlarını saymak için tek elinin parmakları yeterli geliyor zamanla, acımasız dünya diye iç geçiriyorsun.

Zamanında uğruna seni çok seven sevgilini terk ettiğin hayatının aşkının evlenip çocuğu olduğunu öğrenince üzülüyorsun mesela. Diyorsun ki onun için neler feda etmiştim, ne kadar sevmiştim, neden ben değilim? Hemen üstünden 2 gün geçmeden öğreniyorsun, hani terk ettiğin vardı ya;  kan kanserinden göçüp gitmiş henüz 28 yaşında. Ağır geliyor ama, devam ediyorsun yaşamaya…

Hayata –ve adaletsizliğine- kızgınlığının geçmesi uzun zaman alıyor. Sonra anlamaya başlıyorsun sen nasıl terk ettiysen seni seveni, seni de öyle terk etmişler; seni kazıklayanları sen seçmişsin zamanında. En önemlisi, sen de yapmışsın yanlışlar! Yavaş yavaş açıyorsun kapıları, ama zırhın hala kalın. Sandığından daha fazla dostun olduğunu anlıyorsun paylaştıkça, duygularının ancak açılırsan karşılık göreceğini öğreniyorsun tekrardan. Birini alıyorsun kollarının altına yıllar sonra, onunla da olmuyor. Vazgeçmiyorsun, hayatın sadece mutlu anlardan ibaret olmadığını, zaman zaman kaybedeceğini bilerek ama; umutla, tekrar sarılıyorsun yaşama. Acılarını gülümseyerek hatırlamayı öğretiyor birileri. Şu anki benliğine ulaşmanda emeği(!) olan herkese teşekkür ediyorsun içinden sonraları. Hayatın getireceklerini heyecanla beklemeyi, götürdüklerini sükunetle kabullenmeyi sen de anlıyorsun sonunda. Şekil kaygısı olmadan, içinden geldiği gibi, kim ne der demeden -azıcık bencillikle- yaşamanın keyfine varıyorsun.

Bekliyorsun, deniyorsun ve biliyorsun…


*Bu postun anlamına en uygun şarkıyı Portsmouth’dan gönderiyorum, esen kalın :)

Mayıs 15, 2011

Alegra Volume 2 Part I

Kontrat bitimini Novorossisk-Hayfa-İskenderun-Valencia-Rabat-Valencia rotasının sonunda Palermo’ya denk getirmişim. Çarkçıbaşı Alman çoban köpeği Herbert ile seyirde Godfather serisini tekrar gömdüğümüzden gaza gelmişiz; Carleone köyüne gideceğiz. Sonrasında Napoli’ye, 2 yıl önce ardımda bırakmak zorunda kaldığım ve karaya ayak bastığım kısıtlı zamanlarda bazen msn’den görüşebildiğim Alegra’ya geçme planlarım var. İkinci kaptan olarak görevlerimi tamamlayıp devir teslimi yapmam tüm gün sürüyor, işini seyirde tamamlayan bizim K-9 beni beklemeden basıp gidiyor. Kızıyorum, madem sen beni beklemedin ben de gelmiyorum deyip biraz free shop alışverişinin ardından doğruca 20:00 Napoli feribotuna atlıyorum. Telefon çekerken kadim dostum Guiseppe’yi arayıp 2 gün erken geleceğimi, Alegra’ya haber vermemesini, sürpriz yapacağımı söylüyorum.
 
İlk 4 saatini sigara içip İtalyan feribotçularının denizciliğini gözlemleyerek geçirdikten sonra kamarama(ranzama) gömüldüğüm yolculuğum Alegra’ya dair hayallerle beklenenden 1 saat erken, sabah 6’da sonlanıyor. Taksiye binerken -bu sefer- kazıklanmayacağımdan eminim, 5. kez geldiğim şehri biliyorum. Guiseppe eve gelirken La Gazetta dello Sport ve süt almamı söylüyor, taksiyi durdurup girdiğim markette hoş bir tesadüf; NATO’da görev yapan Türk deniz subaylarıyla karşılaşıyorum. Kısa dönem askerlik yaptığım geminin çok sevdiğim babacan komutanını soruyorum; amiral olmuş, geçen ay burada olsaydım görebilirmişim hatta… Yaşıtım genç subaylarla “sivil” denizcilikten, askerliği bıraksalar sivilde hangi seviyeden başlayacaklarından, tanıdığım subayların şimdi nerde olduklarından laflayıp ayrılıyoruz. Ortak tanıdıklarımızın olduğu memleketten insanlarla karşılaşmayı uğur sayıyor, bu sefer sonuca ulaşacağımın işareti sayıyorum.

5 dakika sonrasında kapıyı açan Guiseppe’yi oldukça yaşlanmış buluyorum, slav yardımcısı(!) geçen hafta işi bırakmış. Her seferinde olduğu gibi Türkiye’den getirdiğim sigaralar ve litrelik JB(eskiler neden JB gibi dandik bir viskiyi bu kadar seviyor çok merak ediyorum) yüzünün biraz gülmesini sağlıyor. Sohbette Alegra’nın ailesinin şehir dışında olduğunu, yalnız dün gece ışıklarının yanmadığını ve arabasının evin önünde olmadığını öğreniyorum. Hoşbeşten sonra arkadaşımdan da yaşlı görünen Fiat’a atlayıp Avellino’ya doğru yola çıkıyoruz, Carleone’yi göremedim ama Tony Soprano’nun memleketini göreceğim :)

 Henüz bir saat önce yapılmış Mozzarella, domates, tramezzini (bana sorarsan bildiğin ekmeğin üçgen hali ) ve espresso ile klasik İtalyan kahvaltısı ardından henüz gelmemişim gibi arıyorum Alegra’yı. Uykulu sesi arkadaşında kaldığını beyan ediyor, benim kafamda soru işaretleri. Belki bir gün erken, yarın sabah gelebileceğimi söylediğimde sesinde daha önceki şevk ve neşeden eser yok, kaygılanarak kapatıyorum telefonu. Mesaj atıyorum ne yapacağız yarın diye, müsait olamayabilirim diyor cevaben. “Şimdi yola çıkıyorum” mesajını atıp telefonu kapatıyorum. Guiseppe’ye oynayacağım oyunu anlatıp garsona en iyi şarabı getirmesini söylüyorum. Bu İtalyanlar gerçekten peynir ve şarap konusunu aşmış, 2 şişe bir saat dayanmıyor, üçüncüyü açıyoruz. İki saatin sonunda telefonu açıyorum, neden kızdığıma ve telefonumun kapalı olduğuna dair mesajlar… Carleone’yi görmeden dönüp feribota bindiğimi, 10 saat sonra orada(!) olacağımı mesajlayıp tekrar kapatıyorum telefonu haince gülümseyerek.  Şu meşhur Napoli tribününü görmek istediğimi söylüyorum, bilet bulabileceğimizi söylüyor kadim dostum.

İki saat sonra Napoli – Siena maçındayız, yeri geldiğinde tren bile kaçıran Napoli taraftarı gerçekten çok ateşli. Tribünlerde yer yer Maradona posterleri var. Sahada Maradona olmayınca çekişmeli geçen maç Maccarone’nin baltalığı sonucu golsüz bitiyor, benim daha feribottan inmem(!) için 4 saat var. 4 saati önünden gemiyle gelip geçtiğim ama hiç gitmediğim sosyete adası Capri’ye geçerek değerlendirmeye karar veriyorum ki bizim gerzek K-9 arıyor, ne zaman geleceğimi soruyor!  
 1,5 saatin geliş gidişle harcandığı bu adada geçirdiğim 2 saati kolay kolay unutamayacağımı biliyorum, biz de Cunda’yı güzel yer zannediyorduk diyorum içimden. Daracık sokaklarına ayıracak zaman yok ne yazık, merkezde şöyle bir tur atıp deniz kenarından kartpostal gibi mükemmel manzarayı izleyip oturduğumuz kahvede meşhur Limoncello’dan söylüyoruz bir şişe güneş batarken. İyice soğutulmuş bir tür alkollü limonata gibi -favori içkilerim arasına yazıyorum- ama dikkatli olmazsan çabuk çarpıyor. Dönüşte rüzgarüstünde durup bünyedeki alkolün etkisini azaltmaya çalışıyorum sahil ışıklarını izleyerekten.

Yarım saat geç kalarak 10 buçuk gibi eve varıyoruz, ışıkları yanıyor. Duş alıp üstümü değiştiriyorum, Rabat’tan aldığım halhal ve Selçuk’ta gümüşçüden aldığım diz çökmüş Meryem Ana kolye ucunu yanıma alıp yan tarafa geçerek kapısını çalıyorum...

Mayıs 14, 2011

Yassahhh Hemşerim!


İnternet yasakları ve özellikle 22 ağustos tarihi medyada çok yer bulmuş ben denizdeyken. Bunun üzerine İngilizce bir makale yazmayı düşündüm öncesinde fakat sonradan bunu çok kasıntı ve özenti bulduğumdan vazgeçtim. Sanki 1555 tane tane takipçim var, bunlarında 505 tanesi yabancı; nerden estiyse..  Anlayamadığım bir şey var; sanki memlekette başka yasak yok ya da sadece internet yasakları önemli! Bu ülkede kitapların, alkolün, kumarın, uyuşturucunun, siyasi partilerin, pornonun, sigaranın, politikacıların, filmlerin yasak(lı) olması neden internet yasağı kadar ses getirmedi diye merak içerisindeyim doğrusu.

Devletin yerimize karar vermesi, emniyet kemeri takmamanın para cezasına tabi olması kimseyi rahatsız etmiyor mu? Sana ne kardeşim, kemer takmama sonucu ölürsem sen mi tıkayacaksın götüme pamuğu? Tamam sigara içmeyenlere saygılı olmalıyız, pasif içicilik diye bir şey var sonuçta; ama sigara içmeyenlerin hakkını korurken benim kapalı mekanda sigara içme hakkımı kim koruyacak? Alkollü mekan ruhsatı olduğu gibi sigara içilebilen kapalı alan ruhsatı da olmalı diye düşünüyorum. Keza devlet benim kumarda kaybettiğim parayla neden bu kadar ilgili? Senelerdir yasak kumarhaneler, oynanmıyor sanmak kafanı kuma sokmaktan başka bir şey değil ki… Yok kanarya severler lokali,  yok Bartınlılar derneği bir sürü merdiven altı kumarhane dolu. Hem alacağın vergiden ol, hem de çek-senet mafyasına rant alanı oluştur ondan sonra gelsin üçüncü sayfa haberleri; kumar borcunu ödeyemeyen manav kafasından vuruldu! Belki biraz marjinal gelecek ama uyuşturucunun bile belli dozajlarda serbest bırakılması taraftarıyım. Gidin uyuşturucunun serbest olduğu Amsterdam’a da görün suç oranının düşüklüğünü. Bu meretin bağımlısı zaten kullanmıyor mu? Hiç olmazsa aşırı dozdan ölümler olacağına kontrollü serbestlik ilkesi gereğince devletin belirlediği ve kontrol ettiği dozajda, kendilerini öldürmeden kullansalar kötü mü olur? İzmirli CHP seçmeni beyaz bir Türk olarak merak ediyorum, baraj nedeniyle seçime giremeyen BDP’ nin adaylarını bağımsız olarak seçime soktuktan sonra tekrardan yasaların etrafından dolaşarak Mecliste grup kurmalarının ülkemizin yasalarının saygınlığını -ve imajını- yerle bir ettiğini düşünen bir tek ben mi varım? Yine youtube’ da Atatürk’e hakaret içeren videoların bulunması bizi neden bu kadar ilgilendiriyor? Birileri oradaki videoları izleyince benim içindeki Atatürk sevgisi azalmıyor ki. Ya da youtube kapatılınca fetocuların hepsi Atatürkçü mü oldu? Benim porno sitelere girmemi neden engellersin, belki de azgınlıkla komşu kızına tecavüz etmemi bilgisayar başında çektiğim 31 engelliyor? Başbakanı seçmek için oy kullanabilirim, silah ruhsatı alabilirim ama bira içmek için 24 yaşını doldurmam gerekiyor...

Bu kadar fazla -ve şimdi değinemediğim daha bir çok- yasak olunca insanların yasakları çiğnemesi de kolaylaşıyor çünkü doğru düzgün müeyyide de yok! Başbakan bile “Ben giriyorum, siz de girin.” diyebiliyor. Yasağı koyduysan cezasını da uygulayacaksın ki toplumun yasalara, kurallara saygısı olsun!!! Gece dışarı çıkın görün, sigara içilmeyen gece kulübü var mı ya da trafikte emniyet kemeri takmamaktan ceza alan kaç kişi duydunuz? Emniyet kemeri takmamak, dns ayarını değiştirmek, kapalı alanda sigara içmek, ehliyetsiz tekne kullanmak gibi basit kurallara uymaya uymaya alışıyor insan yasaları delmeye.  Ondan sonra bir bakıyorsun ki ters baktı diye eniştesini öldürmüş, bakkalın kızına tecavüz etmiş! Alışmış çünkü cezasız kalmış yasaklara, cinayet bile herhangi bir yasak gibi geliyor. 

Yasakların çekiciliğinden bihaber -ve her konuda yasakçı- zihniyetten kurtulacağımız günleri iple çekiyorum...

Nisan 27, 2011

Evlilik ve Çocuk : Bir Nevi Mahalle Baskısı


Evlilik ve Çocuk. Aileden olsun, evli arkadaşlardan olsun gelen baskılar üzerine bu postu girme ihtiyacı hissettim. Herkesin ille de evlenmesi, Tayyip'in direktifi gereğince 3 çocuk koyması şart mı? Evliliğin insan doğasına, en önemlisi kendi koşullarıma ve mizacıma uygun olmadığını düşündüğümden bahsettiğim "evli-mutlu-çocuklu" şahısların yüzündeki o mühtehzi ifade germeye başladı iyiden iyiye. Sanki evlenipte yapacağım çocuk insanlığı kurtaracak. Hayır yok sülalede bir Bill Gates, Kopernik, Michalengelo, Picasso ne bileyim bir Fazıl Say. İnsanlık ve geleceği için kayıp değil ki doğmamış evladım...Bir de "Hayatın düzene girer" ciler var; yok paranı tutarsın, geceleri çıkmazsın, alkolü bırakırsın vesaire vesaire. Sor bakalım bi: hergün pilav yemeye hazır mıyım, ya da bu berduş hayatından memnun olmadığımı da nereden çıkardın ki? Hem uzakyol gemi zabiti biri ne kadar sağlıklı bir evlilik sürdürebilir hiç düşündün mü? Ardında bıraktığın seni, sen ardında bıraktığını kaç ay bekler ki? Ya da çocukları sevmemek suç mu? 

Para kazanmanın amacının para yapmak değil, daha iyi bir hayat sürmek olduğunu düşündüğümden; hep yedim, hep yiyeceğim. Açık ve net, Al Bundy yada Haluk olmak is-te-mi-yo-rum! Bundan sonra da plan yapmadan kafana estiğince yaşayabilmek, sayısını kendin belirlediğin kadar farklı bedenle -ve şekilde- sex, poker, şişesi 200 dolarlık viskiler, istediğin zaman, istediğin yerde tatil, başkalarını düşünmeden davranabilmek, benzinli 2.0 spor arabalar, özgürce kimseye hesap vermeden para harcama özgürlüğü! Genişletilebilir, geliştirilebilir zevkler bütünü... İnsan bunlardan kendi isteğiyle nasıl vazgeçebilir? Hayata dair hedeflerim belli zati; geri kalan yaşantımı rahatça sürdürebilecek maddi olanaklara kavuşuncaya kadar bu düzende çalışmak, ondan sonra rahatça yaşamak!

(Rahatçadan kasıt: ayda 5 kitap ve 5 dvd, bir depo benzin, her gece kafa yapmayı sağlayabilecek kadar alkol, haftada 2 kere dışarıda yemek yiyebilmek, rutin dışı sexüel ihtiyaçları karşılayabilmek için haftada bir çağırılacak eskort masrafları,  sevgiliyle çıkılacak bir yaz ve bir kış tatili, poker masasında kaybedilecek miktar artı  standart yaşam kalitesi için gerekli tutar.)

Nisan 04, 2011

Toulon Yolunda

Bu arabadan sağ çıktım.

Mart 08, 2011

Gündoğdu (Soho Part II)


...Sarmaş dolaş asansörü çağırıyoruz, sen pantolonun üzerinden sikimi tutarken tuşlara basan ellerim titriyor. Bana ne oldu böyle diye düşünüyorum, bacaklarım çözülecek gibi. Hayatımda hiç bu kadar tahrik olup olmadığımı sorguluyorum kapıyı açarken, sen fermuarımı indiriyorsun. O kadar kontrolü kaybetmiş durumdayım ki, kapı güüüüm diye vuruyor kapanırken sabahın köründe. Hemen kapının önünde ayakkabılar bile çıkmadan diz çöküyorsun önümde, taşaklarıma attığın dil darbeleri beni duvara vuruyor sanki. Diz çökmüş durumda ağzına alırken, yukarı, gözlerimin içine bakman kontrolden çıkarıyor iyice beni; saçlarından kaçmana fırsat vermeyecek şekilde sıkıca tutup sikmeye başlıyorum ağzından. Sertçe bir girişle iyice derine iniyorum, sikimin başının aşağıya doğru kendine yol açtığını hissediyorum; gözlerinden yaşlar geliyor, kıpkırmızısın ama elimden kurtulman mümkün değil; işte deep throat bu! Çıkardığın boğuk sesler ve öğürtülerden, bacağıma sapladığın tırnaklarından anlıyorum ne kadar kötü durumda olduğunu ama durmuyorum, duramıyorum, içimden başka bir hayvan çıktı sanki... Pompalamaya devam. Yüzün ve boynundaki kırmızılık azalıyor bir süre sonra, alışıyorsun, güzel bir ritm tutturuyoruz. Elini taşaklarımda gezdirebilecek kadar düzeliyor ve yine gözlerimin içine bakmaya başlıyorsun, aşağıdan. Zaafımı buldun, bu hafif çekik tatar bakışlar beni mahvediyor, çıkardığın seslerin de etkisiyle onca alkole rağmen yaklaşık 5 dakika sonra sindirim sistemine karıştırmaya başlıyorum gelecek nesilleri.

Dizlerime inmiş pantolonumu çekip seni kaldırıyorum dizlerinin üzerinden ve öpüşerek salona geçiyoruz sarmaş dolaş. 3'lü koltuğu camın önüne çekiyorum, Gündoğdu üzerinden körfez manzarası maksat. Kondomla beraber biraları da arabada unuttuğum geliyor aklıma, üşendiğimden ve bu anın çok daha iyisini hakettiğini düşündüğümden kalkıp bir şişe Laphroaig açıyorum. Sigarayı bırakma kararını ardımda bırakıp seninle bir sigarayı bölüşüp içiyoruz körfez ışıklarını izleyerek. Seni biraz fazla yorduğumdan, ilk defa deep throat yaptığından falan bahsediyorsun. Ben viskiye çok az su ekleyip eklememeyi tartarken kafamda, sen benimkinin zaten büyük olduğundan dem vurup -doğru mu söyledi acaba?- devamında biraz yavaş davranmamı talep edip egomu coşturuyorsun. Damağımda malt ve is tadı, dolgun dudaklarından çiçeksi tadını alarak seni kendime çekip üzerindekini söküyorum göğüslerinden. Becereksiz sol elimle sütyeninin kopçasını açmaya çalışıyorum olmuyor, vazgeçip ekose eteğinin altına kafamı sokuyorum. Sarı tüyler üste doğru genişleyen üçgen şekilli alınmış, stringi yana çekip kokluyorum sadece. Kokunu alan ben yine bir heyecan dalgasına sürükleniyorum, sen stringini kendin çıkartıp kafamı bastırıyorsun kabarmış amcığına. Dilimi bızırının üzerinde gezdirip, işaret ve orta parmaklarımı içine sokuyorum; saçlarımı yoluyorsun. Engellemene rağmen kafamı kaldırıp yüzde kırksekiz alkolden büyük bir yudum alıp içine dönüyorum senin. Yüzde kırksekiz alkolün dilimde yarattığı yakıcılığı iç dudaklarınla tanıştırıyorum, inliyorsun. Dilimle, parmaklarımla keşfetmeye başlıyorum içini. Başımı yönlerdinmenden amını keşfetme işini sol elime bırakıp, dilimi kıç deliğine kaydırıyorum.Bu pembe deliği dilimle geçmeye çalışıyorum, başaramıyorum. Dilim göt deliğinin etrafında, içinde sağ işaret parmağım, baş parmağımla klitorisini uyararak, sol elim meme uçlarındayken kısa sürede zirveye çıkartarak içiyorum seni.

Soluklarının düzene girmesi ve kayan gözlerinin yerine gelmesi bir-iki dakikayı buluyor, fırsattan istifade viskimi tazeleyip soyunuyorum tamamen. Sen kalkmış durumdaki sikime bakıp gülerken elinden tutup kaldırıyorum. Sikim amının üstündeki altın sarısına, karnına sürtünerekten boynunu ve kulak memeni emiyorum; elin meme başlarımı sıkıyor. Öpüşürken tadın o kadar güzel, mırıldanmaların o kadar tahrik edici ki; duduklarından seni içime çekebileceğimi düşünüyorum. Koltuğa oturtup kucağıma çıkıyorsun; boyunlarımızı, memelerimizi, dudaklarımızı, kulak memelerimizi aşındırıyoruz karşılıklı olarak. Daha fazla dayanamayıp başını eğiyorum tekrar. Bu sefer daha soft, daha sakin yalıyorsun, bir elinle sikimi sıvazlarken diğer elin taşaklarımda küçük dokunuşlar yapıyor. Sadece başını ağzına alıp, etrafında daireler çiziyorsun. "Artık yeter" diye içimden geçirip artık sana geçirmeye karar veriyorum.

Üstüme oturmanı istiyorum; koltukta üzerime çömeliyorsun. Elinle yönlerdiğin sikimin başı girene kadar alçalıyor, sonra kısa bir soluk alıp yarağım boyunca alçalmaya devam ediyorsun. Suratında zevkle karışık ekşimik bir ifade var, tam ıslanmamışsın sanırım. Yavaş hareketlerle inip kalkmaya başlıyorsun, kısa zaman sonra ıslandığını sikimde hissediyorum. Yüzündeki ekşimik ifade kaybolurken hızlanmaya başlıyoruz, boynun ve kulakların kızarmaya başlıyor. Çıkardığımız ve çıkarttığımız sesler o kadar tahrik ediyor, amının sıcaklığı beynime öyle vuruyor ki.. Kaplıca, termal vs dahil sikimin gördüğü en sıcak ortam olduğunu düşünüyorum.  Daha aktif bir pozisyona geçmek istiyorum. Ellerinden tutup temposunu bulmuş seni yavaşlatıyorum, durdurup içinden çıkmadan seni çevirerek arkana geçmiş oluyorum. Yine içinden çıkmadan seni kucaklayıp kalkıyorum. Cama doğru gidiyorum, ellerini cama yaslayıp ayaklarını yere basıyorsun. Körfeze bakaraktan yavaştan bir ritm tutuyoruz tekrar. İnlemelerinin açık camdan duyulabileceğini düşünüp ağzını kapatmaya çalışıyorum, elimi ısırıyorsun. Cezalandırmam lazım seni; son derece hızlı bir tempoya çıkıp kıçını tokatlamaya başlıyorum, arada  memelerini sıkıyorum acıtacak kadar. "Yapma!" diyorsun ama içimdeki hayvan daha hızlı, daha sert, ve daha fazla tokat atarak sikmeye başlıyor seni; pencereden giren sabah serinliğine rağmen ikimizin vücudunu da ince bir ter tabakası kaplıyor, ensen kıpkırmızı. Ben herhalde bu yaşa kadar yaptığım en iyi sex bu diye düşünerek aynı tempoda devam ederken sen "Çok iyi, çok iyi, çok iyi" sözlerini tekrarlayarak bacakların titreye titreye boşalıyorsun. Boşalman beni de tahrik ediyor, boşalma zamanlamasını kendi ayarlayabilen biri olarak ben de gelmeye karar veriyorum ve bir adım geri atarak seni biraz daha öne eğiyor, göğüslerine uzanan ellerimi beline kaydırarak iyice ama iyice hızlanıyorum. Hızlanmamdan boşalma isteğimi sen de anlıyorsun, kesik kesik inlemelerin ve kafanı çevirip attığın bakışlar çabuklaştırıyor nihayete ulaşmamı. Soluk soluğa kıçının üstüne ve sırtına patlıyorum,  bazı partiküller Gündoğdu Meydanı' na ulaşıyor sanki...

Mart 04, 2011

Soho +


Dalkılıç'ın henüz kasetinin çıkmadığı, sadece İzmir'de tanındığı zamanlar. Poker masasında yeterince  kaybettiğime karar verip masadan kalkarak ani bir kararla üzerimi değiştirmek için eve geçiyorum. Masaya son fişleri attıktan yaklaşık 20 dakika sonra Soho'dayım. Tek başıma gittiğim mekanda gündüzden gelemeyeceğimi konuştuğum birilerinin masasına oturup etrafı kesmeye başlıyorum, İstanbulluların "İzmir'in nesini bu kadar seviyorsunuz?" sorusuna en güzel cevaplar burada! Bu kadar şık, bakımlı ve güzel hatun bir arada başka nerede bulunabilir ki? Masayla da ilgilenmem gerek biraz; "nasıl gidiyor, daha ne kadar buradasın, yolculuk nereye, parasını verelim yurtdışından bize absolut getir ve en sonunda klasiğimiz her limanda bir sevgili" lakırdıları esnasında masanın sonunda ince belli, büyük göğüslü bir esmer güzeli gözüme takılıyor. Yanımdakine sorduğum sorunun cevabı "uzak dur" oluyor, bu gece aramızda bulunamayacak olan yurtdışında okuyan kuzeninin sevgilisiymiş.

Murat Dalkılıç sahneye çıkıyor. 2-3 parça sonra her zaman yaptığım gibi; yanında partneri olmayan, ağzı açık halde Dalkılıç'ı izlemeyen, aranan gözlerle etrafını izleyen hatunları incelemeye başlıyorum. Stolichnaya'yı masada bırakıp bara geçiyor ve bir duble Chivas söyleyip daha geniş bir bakış açısına kavuşuyorum. WC'den dönen sen gözüme takılıyorsun o sırada. Gözünün ucuyla kısa bir bakış atıp yanımdan geçiyorsun, parfümün Mania. Gittiğin hemen yandaki bistroda 2 çift ve sen olduğundan boşta olanın sen olmasını diliyorum. Hayal kırıklığı; üzerindeki bakışlarımı göğsünde yumuşatıp gözlerimin içine bakarak yanındaki herife bir buse vererek doksana takıyorsun. Hemen hedef değiştiriyorum fakat arada dönüp bakmadan da duramıyorum çünkü hafif çekik gözlerin ve uzun sarı saçlarının taçlandırdığı parıldayan bembeyaz tenin aklımdan çıkmıyor. Bir daha hiç bakmıyorsun; viskiyi kafaya dikip masaya, esmer güzeline dönüyorum bir gözüm üzerinde olarak.

Sonunda gözgöze gelebildiğimiz esmerle ancak adını öğrenebilecek kadar kısa bir sohbet edebiliyorum, gardiyanın tuvalete gitmesinden istifade ile. Kısa sohbetteki gülümsemelerden bizim elemanın -gardiyan mı desem- kuzeninin çok da umrunda olmadığını anladığımdan seni aklımdan çıkarmaya çalışarak tamamen esmere odaklanıyorum. Gardiyan geliyor, gözleriyle "Yapma" diyor. Vicdanımın sesini bastırıp gardiyana bu götlüğü yapmak için biraz daha fazla alkol almam gerektiğini değerlendirip daha hızlı içmeye başlıyorum Stolichnaya'dan. Esmerdeyim ama, tamamen sendeyim. Göz kontağı sürekli hale geliyor esmerle, az biraz muhabbetimin olduğu yanındaki hatuna göz ucuyla beni işaret ederek hakkımda sorular sorduğunu tahmin ettiğimden işaretle tuvalete git diyorum. Önce o kalkıyor, çaktırmamak için 2-3 dakika oyalanıp kalkıyorum. Tuvaletin önünde hızlı bir telefon alışverişi yapıyoruz, sevgilisini söylüyor bir yandan ama benim "biliyorum, benim de var" cevabıma gülerek yarın öğleden sonra buluşalım diyor. Gel kaçalım diyorum buradan, olmaz ben masaya dönüyorum diyor. Ben lavoboda yüzümü yıkayıp saçlarımı ıslatıyorum ki zaman geçsin, masadakiler anlamasın.

Esmerin çaldırdığım telefonunu kaydetmek için kafam önde tuvaletten çıkarken karşıma bir gölge çıkıyor, kafamı kaldırıyorum, sensin. Bir anda unutuyorum diğerini. Tercihi genelde esmerler olan biri olarak sarışın bir kadının bu kadar sexi olabileceğini düşünmezdim, nefesimi kesiyorsun. Bir an tereddüte düşüyorum, bu bana fazla diye. Hemen saldırıp kısa zamanda etkilemem lazım seni. "Ben de telefonunu almak için seni bekliyordum burada." diyorum elimde telefonla, sertçe bu ne cesaret diyorsun ama gözlerin başka şeyler söylüyor sanki. Bu kadar emek bir telefon numarasını haketmiyor mu sence diyorum, nihayet gülümsüyorsun ve ergenlikten sonra belkide ilk defa bir kadınla sadece konuşurken sikim kalkıyor.  Standart kur konuşmaları sonrasında esmere yaptığım teklifi yeniliyorum, "Gel, kaçalım burdan". Buradan geldiklerinle beraber çıkmanın gerekliliğinden bahsedip, çıktıktan yarım saat sonra buluşabileceğini söylüyorsun. Telefon alışverişi esnasında tanışmış oluyoruz. Çıkıştan yarım saat sonra, sabaha karşı buluşmanın vaadettikleriyle iyice gaza gelip aniden duvara yaslayarak dolgun dudaklarına yumuluyorum, sikimi hissediyorsun haliyle. Gülerek "biraz sabret" deyip gidiyorsun.

Kaçamak bakışlarım üzerinde, masama dönüyorum. Esmer güzeli yüzünde bir soru işaretiyle beni kesiyor ama ilgimi kaybetmişim, en azından bu gecelik! Çok sevinçliyim haliyle, biri garanti diğeri yüksek ihtimal 24 saat içerisinde iki sex macerası poker masasında çok kaybetmenin getirisi. Kumarda kaybeden aşta kazanır mı bilmiyorum ama yatakta kazanıyor kesinlikle diye düşünüyor, bir votka daha doldurtuyorum kendime. Garson da 50 lira bahşişle sevincime ortak oluyor. Hedefine ulaşmış olmanın rahatlığıyla içkimi yudumlayıp dikkatimi Dalkılıç'a veriyorum:  sadece alkollüyken sevebildiğim Sezen Aksu'dan söylüyor. Çiftler birer birer dans etmeye başlıyorlar, sana bakıyorum, yapacak bir şey yok diyorsun kaşlarını kaldırarak.

Program bitiyor, önce siz kalkıyorsunuz. Sevinçten payıma düşenin çok fazlasını veriyorum hesaba. Arabalara bölüşüyoruz, esmer ve gardiyanı da benim arabama düşüyorlar. Dikiz aynasından kaçamak bakışlarla çabucak Kabataş'a varıyorum. Yarınki sex macerasını evine bırakarak, aramanı beklerken vakit geçirmek üzere direksiyonu Topçu yönüne kırıyorum. Az mercimek bitmeden arıyorsun, "Ben Bostanlı'dayım". Karşıyaka sahil yolunda bakkalda 4 kutu bira ve bir kutu kondomla -evde var mı acaba?- kuşanıyorum. Amfitiyatronun önündeyim, biraz bekletiyorsun. Daha rahat kıyafetler giymişsin, kısa ekoseli etek üzerinde beyaz body ile o kadar sexi olmuşsun ki hemen orada hakkını vermek istiyorum. Sabret eve kadar diyorsun, o kadar mesafeyi hiç bu kadar hızlı gittiğimi hatırlamıyorum. Sanki 1 saniye sonra Alsancak'ta, evin önündeyiz. Apartman kapısından girer girmez duvara dayayıp -uzun ve oldukça ıslak şekilde- öpüyorum seni. Sol elimle ellerini yukarıya kaldırıp sağ elimde donunla beraber parmaklarımı içine sokuyorum, ıslanmışsın. Öyle bir tahrik olmuşum ki üzerime bir ürperme geliyor. Sarmaş dolaş asansörü çağırıyoruz, sen pantolonun üzerinden sikimi tutarken tuşlara basan ellerim titriyor. Bana ne oldu böyle diye düşünüyorum, bacaklarım çözülecek gibi...

devamı bir sonraki postta, yarın.

Şubat 15, 2011

Medeniyet

15 gün boyunca İzmir. Anne yemeği, bolca rakı-balık muhabbeti, Kordon'da bira ile güneş batırmaca, muhtemel 2-3 farklı sex macerası, cuma/cumartesi günleri gece takılmaları/hatun peşinde koşmalar, çocukluk arkadaşları, sair günler rakıdan sonra sabaha kadar açık poker seansları ve minumum internet bağlantısı içeren günler. Mis.

Şubat 13, 2011

Alegra

İstanbul, nihayet evdeyim. Kardeşimin indirdiği Spartacus: Gods of the Arena'yı izliyorum. Sabahtan beri ard arda 4 bölümü de gömdüm. Sürekli sex, şarap içinde yüzerek yaşayan "ahlaksız" Romalıları görünce aklıma eski bir Napoli macerası geldi:

 

İzmir'den başlayan yolculuğun ilk rota bacağı kısa, Napoli'deyim. Artık işe de, götürülerine de getirilerine de aşinayım. İkinci ya da üçüncü gelişim bu kente. Hemen yanıbaşında "O kadar ahlaksızca yaşadıkları için tanrılar tarafından cezalandırılan" insanların şehri tarihi Pompei var. Kaldırımlarındaki yarak kabartmalarını takip ettiğinde kerhanelere ulaşıyorsun. Bu kadar sefahata dalıp da bu kadar sikişince tanrılar bu halkı cezalandırmış tabi! Vezüv patlamış, hırsızlağa karşı malları koruması için zincirlenen köleler ve patlamadan kaçamayanlar üzerlerine yağan küller yüzünden taşlaşmış. Şaşırtıcı aslında, sahici değil gibi duruyorlar ama son derece  gerçekler. Ağlarkan, dua ederken, kimisi yemek yerken ölmüş. Ölürkenki ifade hiçbir yüzde bozulmamış. Sanki kalkıp hayata devam edecekler, sana nerden geldin diye soracaklarmış gibi.


Asıl hikaye'ye geliyorum, bunları öğrendiğim emekli coğrafya öğretmeni doğma büyüme Napolili Guiseppe'ye. Bir önceki -yaklaşık 2 ay önce- gelişimde yağmurdan sakındığım bir saçağın altında tanıştığım, benim bildiğim 20 kelimeyi geçmeyen İtalyanca ve onun bildiği kısıtlı İngilizce'ye, onca yaş farkına rağmen son derece güzel anlaştığımız yaşlı başlı arkadaşım. Akdeniz kanı çekiyor işte.  Önceki gelişimde kenteki son saatlerimde arkadaş olmuşuz, bütün maaşı yeni arabaya yatırdığımdan ve gemiden 20 euro parayla sadece pizza yemeye çıktığımdan cepte sadece 8 euro para kalmış. Saçak altında birbirimize gülümseyerek başlayan muhabbete Guiseppe'nin ısmarladığı buğday biralarının eşliğinde devam ediyoruz. Onca iletişim güçlüğüne rağmen çok iyi anlaşıyoruz, annesinin annesi İstanbul Rumlarından, İstanbul'u hep görmek istermiş. Şaşırıyor içki içmeme, sen nasıl müslümansın? O gün anlıyorum bizde nasıl gelen tüm turistlere orospu gözüyle bakanlar varsa orda da Türkiye'ye geri kalmış bir Arap ülkesi gözüyle bakanlar var. Dilim döndüğünce fahri diplomat misyonuyla anlatıyorum memleketimizi, biz şöyle moderniz, içki içeriz, sex yaparız, türbanlıdan çok başı açık kadın var, arap değiliz, namaz kılmayanlar kılanlardan daha fazla vs. vs. Konu sexe geliyor doğal olarak; yaptın mı diyor Napoli'de. Anlatıyorum dolandırılmaktan son anda kurtulduğumu önce: "Hey arkadaş, turko! Yuz dollar video kammera istersin?" diye seslenen Vespa'nın üstündeki dolandırıcıyı. Pizzacıda sigara istemeyi bilen ama pas vermeyen garsonu, kalenin üstündeki parkta tanıştığım ispanyol kızı ve yalnız kalan yanındaki kaltağın işi bozması yüzünden elim sikimde kalışımı. Muhabbet muhabbeti açıyor, Türk-Yunan düşmanlığı, neden evlenmediği, İstanbul, dinler, Fatih Terim falan derken zaman çabuk geçiyor geminin kalkışına az kalmış; kalkmalıyım. Karşılıklı telefon alışverişi yapıyoruz, ben yollanıyorum Bizerte yolculuğuna doğru.


 Söz verdiğim gibi varmadan arıyorum Napoli'li arkadaşımı, "5 saat sonra işim bitiyor, gel al." diyorum. Türk sigarası getirmişim hediye olarak, sigaramızın (daha doğrusu tütünümüzün) ne kadar değerli olduğunu Türk olduğumu öğrenince Avrupalıların ilk sorusunun sigaran var mı olmasından biliyorum. Daha çok şey yapmam lazımdı aslında o kadar misafirperverliğin üzerine. Yemek için sahil kesimdeki bir lokantaya gidiyoruz. Dünyanın en iyi pizzasının neden Napoli'de olduğunu öğreniyorum o gün, çünkü pizzada kullanılan mozzarellanın en kalitelisi manda sütünden yapılanıymış ve mandanın da mozzarellanın da en iyisi burada. Ardından kalenin etrafında, meşhur Garibaldi sokağında turlayıp sonra sahilde ikişer buğday birası içerek batırıyoruz güneşi. Akşam benim için evde özel yemek daveti vermiş, benim yaşımdaki komşu kızını da çağırmış!


Vezüv manzaralı geniş bahçeli akdeniz tipi evinde orta yaşlı Slav hizmetçisi karşılıyor bizi, neden evlenmediğini anlıyorum:) Alegra teşrif ediyor, tam bir esmer İtalyan afet, bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama ben Monica Belucci'ye benzetiyorum. Porcetto  (domuz etli) ve safranlı pilav gerçekten enfes, kırmızı şarapta kısa zamanda dilimizi çözüyor. Alegra'nın İngilizcesi benden iyi, İngilizce öğretmeni. Türkiye'yi, diğer liman maceralarımı, Guiseppe ile nasıl tanıştığımızı, aklıma gelen -başımdan geçmiş veya kendi başımdan geçmiş gibi naklettiğim- bütün komik hikayelerimi anlatıyorum, önyargılar kırılmaya ve nihayet gülmeye başlıyoruz. Bu iş tamam gibi! 3 şişe şarap sonra Guiseppe ve adını hatırlamadığım yardımcısının(!) masada olmadığını farkediyorum, onlar yatmaya gitti diyor Alegra. Gözlerim parlayarak bizi yalnız bırakmak için herhalde diyorum, yüzünün kızardığını o karanlıkta bile görebiliyorum. Verandada yanyana 2-3 kişinin oturabildiği minderli salıncaklardan -başka bir adı var mı bilmiyorum- var , ona geçip şarap ve sigara içip  bir çok şeyden konuşuyor, aslında millet olarak birbirimize ne kadar benzediğimizi keşfediyoruz. Ben ısrarla ilişkilerden, seksten muhabbet açmaya çalıştıkça o ustaca başka konulara geçip yeni bir sigara yakıyor. Çakmağın ateşinde yüzü o kadar güzel ki... Bana yıllar gibi geçen bir süre sonra patlıyorum, daha ne kadar sürecek bu muhabbet deyip duduklarına yapışıyorum . İlk başta karşılık veriyor, 10-15 saniye kadar öpüştükten sonra elimi bacaklarına atmam üzerine ayırıyor dudaklarını ve bunun için çok erken deyip kalkıyor salıncaktan. Ne kadar dil döksem de nafile, sonuç vermiyor. Saat geç oldu deyip evine gidiyor. Çok değerli bir şey kaybetmişim gibi bir duygu var içimde, ama bir yandan da acaip bi' mutluluk.  Keşke sabah limandan ayrılmayacak olsaydım diye hayıflanarak üst kata çıkıp Guiseppe ile vedalaşıyorum.

Sabah limandan ayrılan geminin güvertesinden keyifsizce şehre bakıp bir sigara yakıyorum. Rıhtımda iki kişi dikkatimi çekiyor, yanında Guiseppe ile el sallayan Alegra!