Haziran 29, 2011

Kıbrıs Piyasası


Sevgiliyi rulet oynamaya diye uyutup geceyarısı kısa bir Kıbrıs eskort piyasası kaçamağı yaptım. İlk tespitim fiyatlar çok uygun, ikincisi kızlar harbiden çok güzel. Bu taraklarda bezi olanlar hiç düşünmesin, atlasın uçağa takılsın derim. Kendi tecrübemde 23 yaşındaki Belarus’lu Inessa için bir saatliğine 250 tl ödedim ki, kızı görseniz 2500 veresiniz gelir. Türkiye'deki mankenler yanında halt etmiş; 185 cm boy, masmavi gözler, uzun simsiyah saçlar ve mükemmel bir yüz. Bembeyaz teninin pürüzsüzlüğünü ise anlatabilecek kelime yok. İşin ilginç yanı,  tıp öğrencisi olan Inessa ben işimi bitirip te odadan çıkarken kitabını açıp ders çalışmaya başladı :)

Haziran 27, 2011

Alegra Volume 2 Part II (Final Release)



Kapıyı beklediğim kişi değil, ben yaşlarda bir İtalyan erkeği açıyor. Çatık kaşlarla yukarıdan aşağı birbirimizi süzüyoruz, rakibini tartan boksör edasıyla. Alegra yüzünde donuk bir gülümsemeyle görünüyor ardından, tanıştırıyor beni okulundan “iş arkadaşı” Mattia ile.  Alegra ile yalnız kalma isteğimin tüm taraflarca anlaşıldığı sıkıntılı bir ortamda hal-hatır sormaca ardından son günlerin üstü kapalı bir analizi derken yemeğe oturuyoruz. Olabildiğince ikna edici olmam gerektiği ortada, şaraptan uzak duruyorum. İş arkadaşı olduklarından, Alegra ile tanışmamızdan, nerelere gidip geldiğimden, kısa bir Türkiye tanıtımı derken hediyeleri uzatıyorum ama Alegra iyice rahatsız olmuş durumda, ben bu herif nerden çıktı diye düşünmekten konuşulanları bile dinleyemez vaziyetteyim, domatesli pilavı itip, şaraba başlıyorum.  Elini sürekli omzuna koymaya ve sahibi benim mesajı vermeye çalışan, sürekli son geceyi beraber geçirdiklerine değinen bu herifi nasıl ekarte edeceğim konusunu düşünürken evde kırmızı şarabın (Calabria) bitmesiyle -bira ve beyaz şarap içmediğimi öne sürerek- umutlanıyorum, gidip ben alacak değilim ya? Mattia’yı şarap almaya gönderiyorum ve hemen saldırıya geçiyorum Alegra’ya doğru, “Nerden çıktı bu herif, ben neden buradayım, msn de konuştuklarımıza ne oldu, vs vs…” salvo ateş şeklinde sorularımı sıralayarak ikili koltukta yanına oturuyorum. O ise karşıdaki koltuğa geçerek; herifin okula geçen hafta geldiğini, aralarında ciddi bir şeyler olabileceğini, artık 27 yaşına geldiğini ve ailesinin ondan evlenmesini beklediğini, ondan hoşlandığını, Mattia’nın yakışıklı olmasının yanında aynı meslekten olması sebebiyle onun için ideal eş olduğunu,  artık ciddi ilişki istediğini ve boş şeylerle vakit kaybedemeyeceğini, beni buralara sürüklediği için üzgün olduğunu söylerken yüzü o kadar güzel, kokusu o kadar baştan çıkarıcı ki… Dudaklarına yapışmayı düşünürken Mattia kapıyı açıp elinde şişelerle içeri giriyor. Sinirden patlamak üzereyim, o kadar hızlı içmeye başlıyorum ki çoğunu benim içtiğim 2 şişe kırmızı şarap 40 dakikada bitiyor. İçimden binlerce küfürle sanki sadece yemeğe gelmişim gibi -Alegra’ya gözlerimle çok başka şeyler söyleyerekten- vedalaşıp, Guiseppe’ye geçiyorum. Guiseppe şaşkın, neden geldiğimi soruyor. Kısaca özet geçip, küfrederken 1 şişe kırmızı şarap daha içip yatıyorum yarım saat içinde.


Biri dürtüp adımı söylüyor, kafam kazan gibi uyanıyorum. Guiseppe saatin 10 olduğunu Alegra’nın aşağıda beni beklediğini söylüyor. Guiseppe dışarda işleri olduğunu bahane edip bizi yalnız bırakıyor. Üzgün olduğunu, daha geçen hafta tanıştıklarını ve iki gece önceden itibaren ilişkiye başladıklarını, ondan gerçekten hoşlandığını söylüyor. Ben duygu sömürüsüne; “2 yıldır bu günü beklediğimi, buraya gelebilmek için yaktığım kontrat sayesinde çok para kaybettiğimi, moral diye bir şey kalmadığını ”   söyleyerek başlıyorum. Bunca sene internette konuşmamızın bir anlamı olması gerektiğini, anı değerlendirmemizi söyleyerek yaklaşıyorum yavaş yavaş. Yan yana otururken kokusunu içime çekiyorum ve hamlede bulunuyorum, çekiyor kendini ve ben dünden beri ne anlatıyorum diyor gülerek. Surların yavaş yavaş yıkılmaya başladığını düşünüyorum, bakışlarını omuzlarımda yakalıyorum, acıktığımı, dışarı bir şeyler yemeye çıkmamızı teklif ediyorum, Alegra evde bir şeyler yapabileceğini söylüyor. Evine gönderip duşa giriyorum. Üstüme eski bir yüzücünün olması gerektiği gibi geniş omuzlarımı ve kollarımı göstermek amaçlı siyah bir kolsuz tişört ve kot geçirip yan tarafa geçiyorum.
 
Yemeği pas geçip kanepede sevişirken kafamdan geçenler “Acaba duygu sömürüsü mü, yoksa tişört mü etkili oldu?” oluyor. Msn sohbetlerinin arasında oral seksten hoşlanmadığını söylediğini hatırladığımdan ön sevişmeyi kısa tutup yavaş ama kararlı bir şekilde içine giriyorum, yarı aralık ağzı ve kayan gözleri iyice tahrik olmamı sağlıyor. Hızlandığımda elleriyle kasıklarımdan itmesinden sert seksten hoşlanmadığını anlıyorum, yavaş bir ritim tutuyoruz. Tahmin ettiğimden çok daha ailevi/muhafazakar (Nasıl anlatılır bilemedim) bir şekilde ve Hollywood aşk filmlerindeki klişe sevişme sahnelerinden birini yaşıyoruz. Yüz yüze, eller birleşik şekilde ağır tempomuzla gözgözeyiz. Kesik kesik ve alçak sesli inlemelerinin sıklaşmasından gelmek üzere olduğunu anlayıp duruyorum, bekleme-bekletme oyunlarını seviyorum;) Çıkarmadan alta geçiyorum, ellerimle yönlendirerek sırtını dönmesini sağlıyorum. En sevdiğim pozisyonda alttan pompalarken bir elimle klitorisini uyarıyor diğeriyle memelerini sıkıyorum, inlemelerin şiddeti artmaya başlıyor. Alegra nihayete erdiğinde dağılmış olmasının da etkisiyle tempoyu arttırıyorum, cevap veremiyor. Yıllarca beklemişliğin ve hızlı temponun da getirdikleriyle her zamankinden biraz daha erken olarak geleceğimi söylediğimde beni şaşırtarak içine boşalmamı söylüyor. Boşalırken durmuyorum, pompalamaya ve dibine kadar girişlere devam ediyorum. O kadar tahrik olmuşum ki, ereksiyonda en ufak bir azalma bile olmuyor, devam ediyorum. Kısa süre sonra ikinci kez boşaldıktan sonra kolları taşımaz oluyor Alegra’yı ve üzerime yığılıp kalıyor.


Başını göğsüme koyup uzanıyor yanıma, ince -slim- sigaralarından bir tane yakıp gülümseyerek tavanı incelemeye başlıyorum…
 

Haziran 22, 2011

Hasta Adam

Kimin nazarı değdiyse artık! Yazın -daha de önemlisi tatilin- ortasında soğuk algınlığı + besin zehirlenmesi teşhisiyle Andeva hastanesine geçiş yaptım. Ben ki, sıtmayı bile atlatmış insanım, yaz ortasında hasta olmayı hiç yakıştıramadım kendime. Ve bir dahaki gidişimde, 2 yıl önce domuz gribi olmamdan beri -trafik kazalarını saymazsak- ilk defa ilaç kullanmamı sağlayan Kaş'taki işkembecinin amına koyacağım!!!

Bir de şunu keşfettim ki bir erkeğin sevgilisinin yanında düşebileceği en kötü durum motoru bozmakmış, terk etseydi hak verirdim valla...

En son; pes etmek yok, tatile devam :)

Haziran 18, 2011

Smirnoff Ice

 

Alegra Volume 2 Part II için gelmesi beklenen mail'den haber yok. Ben de şimdi yazmaya başladım, Kaş Derya Beach'te buz gibi denizden çıktıktan sonra gölgeye çektiğim şezlonga uzanmış, Smirnoff Ice yudumlarken :)))

Haziran 17, 2011

Rehab


Yine Antalya. Oy kullanma bahanesiyle 1 hafta uzattığım tatili dibine (temmuz sonuna) kadar yaşamaya karar verip, İzmir - Antalya arasını 1 gece Bodrum, bir gece Fethiye konaklamasıyla 3 günde aldığım road trip sonunda çarşamba Kaş'a ulaştım. Uçak batığına dalıştan sonra yemek öncesi biramı içtiğim Mavi Bar'da o kadar keyifliyimki...Oturduğum yerden Mercan Restorant tezgahındaki 5 kiloluk sinarite ve alabildiğince rakıya göz koyabiliyorum. Amy Winehouse konserinde olacağım(ız)dan pazar sabahı yola çıkmam gerekli ama yavaş yavaş kanıma giriyorlar, iptal edip pruvayı Kaputaş plajına alabilirim. Ne de olsa bu da bir nevi rehab!

Haziran 12, 2011

Durmak yok, yola devam!


Oy kullanma bahanesiyle bir kontrat daha pas geçtim, buralardayım. Kullanacağım oy’un önemi üzerine düşünürken aklıma gelenler:
*****
Kurmay Yarbay babamın ataşelik görevi bitip de yurda dönmüşüz, Özal’ın iktidardaki ilk yıllarını yaşıyoruz ve devlet başkanı Kenan Paşa. Bülent Ersoy’un yasaklı olduğu, Kilizman’dan denize girdiğimiz zamanlar… Herkesin Evren’e kurtarıcı gözüyle baktığı ve biraz da tırsaklıktan herkesin hayır duasını aldığı, Özal’ın bile tam olarak iktidarda olduğuna emin olamadığı yıllar. İlkokul 1’i tekrar etmeme karar verilmiş, yabancısı olduğum bu ülkede tedirgin bakışlarla etrafı izlediğim teneffüsler geçip gidiyor; kimsenin beslenme çantasında süt olmamasını garipsiyorum…
*****
Yurtdışında eğitime başlamış olmanın semeresini görüyor ve hazırlığı pas geçiyorum; tedirginlikle etrafı izlediğim teneffüsler de, Özal’ın “Acaba gerçekten iktidar ben miyim?” diye düşündüğü zamanlar da geride kalmış gibi, şortla askeri birlik denetleme yapıyor “Küçük Turgut(!)”. İnsanlar yavaş yavaş tartışmaya başlıyor 12 Eylül’ü ama hakim görüş hala çok net, yapılması gerekiyordu ve bu arada istemeden yanlış uygulamalara da yer verilmiş olabilir. Mağdurlar olduğunu, sağ-sol davasını, asılanları duymaya başlıyorum evdeki tartışmalardan, nerden düştüysem Erdal İnönü ile aynı fotoğraf karesine!
*****
Radyoda yapılan açıklamalarda terfi edenler arasında adı geçmeyince bir günde 5 yıl yaşlandığını görüyorum babamın. Silahlı Kuvvetlere “Ben daha bitmedim” deme çabası mıdır nedir, üst üste iki iş birden batırıyor iki yılda. İstanbul’da üniversiteye başlayan ablanın masrafları beni kolejden Anadolu lisesine paslıyor, tam piç olmuş çıkmışım; dövmediğim çocuk, eteğini kaldırmadığım kız kalmamış okulda. Güneş Taner diye bir adam üzerinde “NO” yazan bir tişörtle Özal ile beraber sahneye çıkıyor, Ahmet Kurtcebe Alptemoçin ne haşmetli isim! Saçma bir fiş görüyorum duvarda “Tek başına iktidar”, altında Demirel diye bir imza. Sınıftaki Ecevit’in isminin nerden geldiğini, Kıbrıs meselesini, enflasyonu öğreniyorum yavaş yavaş.
*****
“Tek başına iktidar” ne demekmiş anlıyorum, beraber fotoğrafımın olduğu İnönü başbakan yardımcısı ve koalisyon ortağı. Halam’ın Ecevit’e oy atmasına bozuk atıyor annem, solu böldüğü için. Okuldan sonra evde yalnızken hayattaki en büyük acılardan birini yaşıyorum bir gün, kapının tıkırtısıyla donumu toplamaya çalışırken fermuara kaptırıyorum aleti. Dergi yakalatmalar, çeşitli vandallıklar, yeni yeni “çıkma” muhabbeti, break dans, Michael Jackson, teneffüslerde “olum ben onunla seviştim, siktim” yalanları…
*****
Okuldan Street Fighter oynamaya kaçıp, sonrasında soluğu Kordon’da aldığımız zamanlar; ilk biramı zorlanarak olsa da bitiriyorum, işin ucunda erkeklik var! Bir bakıyorum az ileride annemler Kordon’dan geçecek yolu protesto ediyorlar. Özal aniden göçmüş; Demirel Cumhurbaşkanı, Çiller diye sarışın bir kadın başbakan olmuş.  Fil Pizza’da ilk defa bir kızla öpüşüyor, babamın gözü gibi baktığı Opel’ini ilk defa kaçırıyorum. PKK diye bir terör örgütünün varlığını öğreniyorum, bazıları bayrağa sarılı dönüyor askerden. Politikaya iyiden iyiye bulaşmış olan aile fertlerinin de etkisiyle yakın arkadaşlarımdan birinin dudağını patlatıyorum SHP’ye terörist dolu dediği için.
*****
Geometri dersinde “Tamam oldum artık, ben yetişkinim” diye düşünüp havalara giriyorum, Erbakan diye bir hacı “bize oy vermeyen patates dinindendir” gibi acayip şeyler söyleyince daha bilmediğim çok ama çok şey olduğunu anlıyorum. İlk kez sevişiyorum (ya da seviştiğimi sanıyorum). Derslere çalışmam gerektiği konusundaki baba tavsiyelerini pek de takmadan, tırıs tempoda bir çalışmayla dershane sınavlarında başarılı sonuçlar alarak ebeveyn baskısından kurtuluyorum. Göztepe maçlarında yüzüme sardığım atkı meşale yanıklarından delik-deşik, bir elimde bira diğerinde haydarla KSK plakalı arabaların önünü kesiyorum. Sinemada en boş seansları ve arka sıraları seçmeyi tecrübe ederken ÖSS-ÖYS geçip gidiyor…
*****
28 Şubat ardından koalisyonlar üst üste geliyor, bir hafta Çiller, bir hafta Yılmaz başbakan. Türkeş, ülkücülerle sokak kavgaları derken tercihimi İşçi partisi olarak kullandığım sandıktan Ecevit çıkıyor. Evren artık Marmaris Paşası. Yeni destinasyon hiç ama hiç ısınamadığım Tuzla. Hafta sonları İstanbul’a evci çıkıyorum, sadece cumartesi pazar görüşebildiğim kız arkadaşlarım tarafından ardı ardına terkediliyorum. Aşk acıları eşliğinde Alman Bira Evi’nin, Pano’nun ve diğer bütün Taksim barlarının müdavimiyim artık, Galatasaray Uni’den 5 milyona aldığım biletleri Ali Sami Yen önünde öğrencilere 30, diğerlerine 50’den çakıyorum. Acımasızlık damarlarıma işlemiş artık, hayatıma giren kimseye önem vermeden, nerde ve kiminle uyanacağımı bilmeden yaşıyorum bu hayatı.
*****
Karaköy limanında stajyerken uzak limanların hayalini kuruyorum. Konuşmaya hali kalmamış Başbakan Ecevit baraj altı kalırken, küfürler eşliğinde Baykal'a attığım son oyla beraber RTE giriyor hayatımıza. İyice umutsuzluğa kapılıyorum, acaba İran olacak mıyız? Seviniyorum, Allah’tan meslek denizcilik, basar giderim! Dördüncü kaptan olarak başlıyorum iş hayatına, ilk limanımız Barcelona. Döndüğümde Gül dışişleri bakanı, Erdoğan başbakan olmuş. Kazandığım paradan, işimden, görebilme fırsatını bulduğum yerlerden dolayı kendimi şanslı hissediyorum ama getirilerinin yanında götürülerini de görmeye başlıyorum; ilk defa aldatıldığımı öğreniyorum…
*****
3’te 2’sine uzaktan baktığım 8 yıllık memleketin git gide daha muhafazakarlaştığı, hukuk ihlallerinin arşa ulaştığı AKP iktidarından sonra, Kılıçdaroğlu’na bir oy kazandırmak için kısa süreli güzel bir kontratı yakmaya deyip değmediğini düşünerekten sandığa doğru yollanıyorum şimdi. Düşünüyorum, aşağı-yukarı seçim sonucunun zaten belli olduğu bu seçimde oy kullanma bahanem aslında “O” ile daha fazla vakit geçirmeye paravan mı?
*****
 Evet!
*****

Mayıs 27, 2011

Alegra Volume 2 Part II (Promo)

Antalya'dayım 2 geceliğine. Alegra ile 3 yıl sonra kurduğum e-mail bağlantısı sayesinde maceranın bundan sonrasını onun kaleminden okuma şansına kavuşacağız yakında. İkna etmek zor oldu ama değecek sanırım. Bir de sanırım ileride anlatacak bir hikaye daha çıkacak bu gece, şans dileyin ;)

Mayıs 20, 2011

You can't always get what you want


Hayat garip, çoğunlukla acımasız hatta. Yaşanmışlıklar, yaşayamadıkların, yediğin/attığın kazıklar yontuyor zamanla; daha katı, daha acımasız, daha bencil olmayı, sikile sikile sikmeyi öğreniyorsun. Hayallerini kırmaya başlıyorsun, anlıyorsun ki hayat her istediğini vermez sana. Önüne konulanı yemeye alışıyor, ama konulanı paylaşmayı da unutuyorsun zamanla. En iyi niyetlisinden yardım taleplerini, uzatılan eli geri çevirmeyi alışkanlık haline getiriyorsun. Kalınlaştıkça zırhın daha ulaşılmaz ve umursamaz görünüyorsun çevrene yüzündeki sahte gülümsemeyle. Yalnızlığınla arkadaş oluyor;  asılmadan, usulca tutunarak yaşıyorsun hayatı. Dostlarını saymak için tek elinin parmakları yeterli geliyor zamanla, acımasız dünya diye iç geçiriyorsun.

Zamanında uğruna seni çok seven sevgilini terk ettiğin hayatının aşkının evlenip çocuğu olduğunu öğrenince üzülüyorsun mesela. Diyorsun ki onun için neler feda etmiştim, ne kadar sevmiştim, neden ben değilim? Hemen üstünden 2 gün geçmeden öğreniyorsun, hani terk ettiğin vardı ya;  kan kanserinden göçüp gitmiş henüz 28 yaşında. Ağır geliyor ama, devam ediyorsun yaşamaya…

Hayata –ve adaletsizliğine- kızgınlığının geçmesi uzun zaman alıyor. Sonra anlamaya başlıyorsun sen nasıl terk ettiysen seni seveni, seni de öyle terk etmişler; seni kazıklayanları sen seçmişsin zamanında. En önemlisi, sen de yapmışsın yanlışlar! Yavaş yavaş açıyorsun kapıları, ama zırhın hala kalın. Sandığından daha fazla dostun olduğunu anlıyorsun paylaştıkça, duygularının ancak açılırsan karşılık göreceğini öğreniyorsun tekrardan. Birini alıyorsun kollarının altına yıllar sonra, onunla da olmuyor. Vazgeçmiyorsun, hayatın sadece mutlu anlardan ibaret olmadığını, zaman zaman kaybedeceğini bilerek ama; umutla, tekrar sarılıyorsun yaşama. Acılarını gülümseyerek hatırlamayı öğretiyor birileri. Şu anki benliğine ulaşmanda emeği(!) olan herkese teşekkür ediyorsun içinden sonraları. Hayatın getireceklerini heyecanla beklemeyi, götürdüklerini sükunetle kabullenmeyi sen de anlıyorsun sonunda. Şekil kaygısı olmadan, içinden geldiği gibi, kim ne der demeden -azıcık bencillikle- yaşamanın keyfine varıyorsun.

Bekliyorsun, deniyorsun ve biliyorsun…


*Bu postun anlamına en uygun şarkıyı Portsmouth’dan gönderiyorum, esen kalın :)

Mayıs 15, 2011

Alegra Volume 2 Part I

Kontrat bitimini Novorossisk-Hayfa-İskenderun-Valencia-Rabat-Valencia rotasının sonunda Palermo’ya denk getirmişim. Çarkçıbaşı Alman çoban köpeği Herbert ile seyirde Godfather serisini tekrar gömdüğümüzden gaza gelmişiz; Carleone köyüne gideceğiz. Sonrasında Napoli’ye, 2 yıl önce ardımda bırakmak zorunda kaldığım ve karaya ayak bastığım kısıtlı zamanlarda bazen msn’den görüşebildiğim Alegra’ya geçme planlarım var. İkinci kaptan olarak görevlerimi tamamlayıp devir teslimi yapmam tüm gün sürüyor, işini seyirde tamamlayan bizim K-9 beni beklemeden basıp gidiyor. Kızıyorum, madem sen beni beklemedin ben de gelmiyorum deyip biraz free shop alışverişinin ardından doğruca 20:00 Napoli feribotuna atlıyorum. Telefon çekerken kadim dostum Guiseppe’yi arayıp 2 gün erken geleceğimi, Alegra’ya haber vermemesini, sürpriz yapacağımı söylüyorum.
 
İlk 4 saatini sigara içip İtalyan feribotçularının denizciliğini gözlemleyerek geçirdikten sonra kamarama(ranzama) gömüldüğüm yolculuğum Alegra’ya dair hayallerle beklenenden 1 saat erken, sabah 6’da sonlanıyor. Taksiye binerken -bu sefer- kazıklanmayacağımdan eminim, 5. kez geldiğim şehri biliyorum. Guiseppe eve gelirken La Gazetta dello Sport ve süt almamı söylüyor, taksiyi durdurup girdiğim markette hoş bir tesadüf; NATO’da görev yapan Türk deniz subaylarıyla karşılaşıyorum. Kısa dönem askerlik yaptığım geminin çok sevdiğim babacan komutanını soruyorum; amiral olmuş, geçen ay burada olsaydım görebilirmişim hatta… Yaşıtım genç subaylarla “sivil” denizcilikten, askerliği bıraksalar sivilde hangi seviyeden başlayacaklarından, tanıdığım subayların şimdi nerde olduklarından laflayıp ayrılıyoruz. Ortak tanıdıklarımızın olduğu memleketten insanlarla karşılaşmayı uğur sayıyor, bu sefer sonuca ulaşacağımın işareti sayıyorum.

5 dakika sonrasında kapıyı açan Guiseppe’yi oldukça yaşlanmış buluyorum, slav yardımcısı(!) geçen hafta işi bırakmış. Her seferinde olduğu gibi Türkiye’den getirdiğim sigaralar ve litrelik JB(eskiler neden JB gibi dandik bir viskiyi bu kadar seviyor çok merak ediyorum) yüzünün biraz gülmesini sağlıyor. Sohbette Alegra’nın ailesinin şehir dışında olduğunu, yalnız dün gece ışıklarının yanmadığını ve arabasının evin önünde olmadığını öğreniyorum. Hoşbeşten sonra arkadaşımdan da yaşlı görünen Fiat’a atlayıp Avellino’ya doğru yola çıkıyoruz, Carleone’yi göremedim ama Tony Soprano’nun memleketini göreceğim :)

 Henüz bir saat önce yapılmış Mozzarella, domates, tramezzini (bana sorarsan bildiğin ekmeğin üçgen hali ) ve espresso ile klasik İtalyan kahvaltısı ardından henüz gelmemişim gibi arıyorum Alegra’yı. Uykulu sesi arkadaşında kaldığını beyan ediyor, benim kafamda soru işaretleri. Belki bir gün erken, yarın sabah gelebileceğimi söylediğimde sesinde daha önceki şevk ve neşeden eser yok, kaygılanarak kapatıyorum telefonu. Mesaj atıyorum ne yapacağız yarın diye, müsait olamayabilirim diyor cevaben. “Şimdi yola çıkıyorum” mesajını atıp telefonu kapatıyorum. Guiseppe’ye oynayacağım oyunu anlatıp garsona en iyi şarabı getirmesini söylüyorum. Bu İtalyanlar gerçekten peynir ve şarap konusunu aşmış, 2 şişe bir saat dayanmıyor, üçüncüyü açıyoruz. İki saatin sonunda telefonu açıyorum, neden kızdığıma ve telefonumun kapalı olduğuna dair mesajlar… Carleone’yi görmeden dönüp feribota bindiğimi, 10 saat sonra orada(!) olacağımı mesajlayıp tekrar kapatıyorum telefonu haince gülümseyerek.  Şu meşhur Napoli tribününü görmek istediğimi söylüyorum, bilet bulabileceğimizi söylüyor kadim dostum.

İki saat sonra Napoli – Siena maçındayız, yeri geldiğinde tren bile kaçıran Napoli taraftarı gerçekten çok ateşli. Tribünlerde yer yer Maradona posterleri var. Sahada Maradona olmayınca çekişmeli geçen maç Maccarone’nin baltalığı sonucu golsüz bitiyor, benim daha feribottan inmem(!) için 4 saat var. 4 saati önünden gemiyle gelip geçtiğim ama hiç gitmediğim sosyete adası Capri’ye geçerek değerlendirmeye karar veriyorum ki bizim gerzek K-9 arıyor, ne zaman geleceğimi soruyor!  
 1,5 saatin geliş gidişle harcandığı bu adada geçirdiğim 2 saati kolay kolay unutamayacağımı biliyorum, biz de Cunda’yı güzel yer zannediyorduk diyorum içimden. Daracık sokaklarına ayıracak zaman yok ne yazık, merkezde şöyle bir tur atıp deniz kenarından kartpostal gibi mükemmel manzarayı izleyip oturduğumuz kahvede meşhur Limoncello’dan söylüyoruz bir şişe güneş batarken. İyice soğutulmuş bir tür alkollü limonata gibi -favori içkilerim arasına yazıyorum- ama dikkatli olmazsan çabuk çarpıyor. Dönüşte rüzgarüstünde durup bünyedeki alkolün etkisini azaltmaya çalışıyorum sahil ışıklarını izleyerekten.

Yarım saat geç kalarak 10 buçuk gibi eve varıyoruz, ışıkları yanıyor. Duş alıp üstümü değiştiriyorum, Rabat’tan aldığım halhal ve Selçuk’ta gümüşçüden aldığım diz çökmüş Meryem Ana kolye ucunu yanıma alıp yan tarafa geçerek kapısını çalıyorum...

Mayıs 14, 2011

Yassahhh Hemşerim!


İnternet yasakları ve özellikle 22 ağustos tarihi medyada çok yer bulmuş ben denizdeyken. Bunun üzerine İngilizce bir makale yazmayı düşündüm öncesinde fakat sonradan bunu çok kasıntı ve özenti bulduğumdan vazgeçtim. Sanki 1555 tane tane takipçim var, bunlarında 505 tanesi yabancı; nerden estiyse..  Anlayamadığım bir şey var; sanki memlekette başka yasak yok ya da sadece internet yasakları önemli! Bu ülkede kitapların, alkolün, kumarın, uyuşturucunun, siyasi partilerin, pornonun, sigaranın, politikacıların, filmlerin yasak(lı) olması neden internet yasağı kadar ses getirmedi diye merak içerisindeyim doğrusu.

Devletin yerimize karar vermesi, emniyet kemeri takmamanın para cezasına tabi olması kimseyi rahatsız etmiyor mu? Sana ne kardeşim, kemer takmama sonucu ölürsem sen mi tıkayacaksın götüme pamuğu? Tamam sigara içmeyenlere saygılı olmalıyız, pasif içicilik diye bir şey var sonuçta; ama sigara içmeyenlerin hakkını korurken benim kapalı mekanda sigara içme hakkımı kim koruyacak? Alkollü mekan ruhsatı olduğu gibi sigara içilebilen kapalı alan ruhsatı da olmalı diye düşünüyorum. Keza devlet benim kumarda kaybettiğim parayla neden bu kadar ilgili? Senelerdir yasak kumarhaneler, oynanmıyor sanmak kafanı kuma sokmaktan başka bir şey değil ki… Yok kanarya severler lokali,  yok Bartınlılar derneği bir sürü merdiven altı kumarhane dolu. Hem alacağın vergiden ol, hem de çek-senet mafyasına rant alanı oluştur ondan sonra gelsin üçüncü sayfa haberleri; kumar borcunu ödeyemeyen manav kafasından vuruldu! Belki biraz marjinal gelecek ama uyuşturucunun bile belli dozajlarda serbest bırakılması taraftarıyım. Gidin uyuşturucunun serbest olduğu Amsterdam’a da görün suç oranının düşüklüğünü. Bu meretin bağımlısı zaten kullanmıyor mu? Hiç olmazsa aşırı dozdan ölümler olacağına kontrollü serbestlik ilkesi gereğince devletin belirlediği ve kontrol ettiği dozajda, kendilerini öldürmeden kullansalar kötü mü olur? İzmirli CHP seçmeni beyaz bir Türk olarak merak ediyorum, baraj nedeniyle seçime giremeyen BDP’ nin adaylarını bağımsız olarak seçime soktuktan sonra tekrardan yasaların etrafından dolaşarak Mecliste grup kurmalarının ülkemizin yasalarının saygınlığını -ve imajını- yerle bir ettiğini düşünen bir tek ben mi varım? Yine youtube’ da Atatürk’e hakaret içeren videoların bulunması bizi neden bu kadar ilgilendiriyor? Birileri oradaki videoları izleyince benim içindeki Atatürk sevgisi azalmıyor ki. Ya da youtube kapatılınca fetocuların hepsi Atatürkçü mü oldu? Benim porno sitelere girmemi neden engellersin, belki de azgınlıkla komşu kızına tecavüz etmemi bilgisayar başında çektiğim 31 engelliyor? Başbakanı seçmek için oy kullanabilirim, silah ruhsatı alabilirim ama bira içmek için 24 yaşını doldurmam gerekiyor...

Bu kadar fazla -ve şimdi değinemediğim daha bir çok- yasak olunca insanların yasakları çiğnemesi de kolaylaşıyor çünkü doğru düzgün müeyyide de yok! Başbakan bile “Ben giriyorum, siz de girin.” diyebiliyor. Yasağı koyduysan cezasını da uygulayacaksın ki toplumun yasalara, kurallara saygısı olsun!!! Gece dışarı çıkın görün, sigara içilmeyen gece kulübü var mı ya da trafikte emniyet kemeri takmamaktan ceza alan kaç kişi duydunuz? Emniyet kemeri takmamak, dns ayarını değiştirmek, kapalı alanda sigara içmek, ehliyetsiz tekne kullanmak gibi basit kurallara uymaya uymaya alışıyor insan yasaları delmeye.  Ondan sonra bir bakıyorsun ki ters baktı diye eniştesini öldürmüş, bakkalın kızına tecavüz etmiş! Alışmış çünkü cezasız kalmış yasaklara, cinayet bile herhangi bir yasak gibi geliyor. 

Yasakların çekiciliğinden bihaber -ve her konuda yasakçı- zihniyetten kurtulacağımız günleri iple çekiyorum...